Kullanıcı Girişi

Nereye Koyduysan Ordadır

Yazın Bölümü
FESTİVAL NOTLARI: HÖDÜK SEYİRCİ DE YOK DEĞİLDİ!
Yazın Bölümü - Makale
Oğuz Emre Bal tarafından yazıldı.   
Salı, 27 Nisan 2010 22:16

Tunca ARSLAN

Kimsenin gülme biçimine, kahkaha dozuna, ses şiddetine karışacak değilim; hangi filmde, hangi sahneye ne zaman gülünebileceğine de karar veremem ama “Sevmek Zamanı”nda gülmekten kendinden geçen ‘seyirci’, tek kelimeyle bir hödüktür.

Üç yıllık zorunlu bir ara dışında başlangıcından beri kesintisiz biçimde takip ettiğim ‘Festival’in, 29. yılında da aynı heyecanı ve aynı koşuşturmacayı yaşattığını söyleyebilirim. Hafta sonları özgürce, hafta içinde de mesai sonrası seanslarda çoğu zaman önceden belirlediğim, bazen de son anda tercih ettiğim filmleri izleyerek çok keyifli bir 16 gün geçirdim. Festivale kafa yorup emek veren, işimizi kolaylaştırıp keyfimizi çoğaltan herkese bir kez daha teşekkürler…
Seyrettiklerim içinde çok az filmi ‘çok beğendiğimi’, kimi zaman da büyük hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmeliyim. Bunun, festival seçicilerinin hatasından vb. değil, dünya sinemasının yaşadığı bir tür ‘resesyon’dan kaynaklandığına inandığımı önemle belirteyim ve hemen festivaldeki ‘hayal kırıklığı’ notlarıma geçeyim.
Öncelikle canımı en çok sıkan şey; hiçbir festivalde (Antalya, Adana, Ankara, Bursa dahil) olur olmaz yerde gülen, gülmek için kendini zorlayan, gülmek eylemini ‘rol’ olarak gerçekleştiren, böylesi hödük bir seyirci grubuyla-bir kısım seyirciyle karşılaşmadım. Evet, hödük demek zorundayım, çünkü “Sevmek Zamanı”nın başından sonuna kadar kendini katıla katıla gülmeye zorlayan insan, en hafif deyimle hödüktür. Kimsenin gülme biçimine, kahkaha dozuna, ses şiddetine karışacak değilim; hangi filmde, hangi sahneye ne zaman gülünebileceğine karar vermek gibi bir isteğim de olamaz kuşkusuz ama dediğim gibi, “Sevmek Zamanı”nda gülmekten kendinden geçen ‘seyirci’, bir hödüktür. Açsın, kendi kıçına gülsün! Benzer yakınmaları başkalarından da duydum ve bu tuhaf ‘gülme krizleri’ne birden çok ‘alakasız filmde’ denk geldim ama en tipiği “Sevmek Zamanı” olduğu için onun altını özellikle çiziyorum. “Modesty Blaise” ya da “Lezbiyen Vampirler”e gülmekten çok farklı bir şey bu zira...
Zhang Yimou, Bruce Beresford, Jim Jarmusch, Nesli Çölgeçen… Bu yönetmenler de programda yer alan filmleriyle, yüksek beklentilerimin tersine, hayal kırıklığı yaşamama neden oldular.
“Kadın, Silah Ve Erişte” (San Qiang Pai An Jing Qi), Coenler’in “Kansız”ının (Blood Simple.) Çin versiyonu olarak fazlasıyla sakil, sıkıcı ve manasız bir filmdi. Yimou, zamanını neden böyle bir projeye harcamış, anlayamadım.
“Mao’nun Son Dansçısı” (Mao’s Last Dancer), çok kötü bir oyunculuk, çok kötü bir senaryo ve çok kötü bir rejiyle, “Bayan Daisy Ve Şoförü”ne (Driving Miss Daisy) imza atmış Oscar’lı yönetmen Bruce Beresford’dan beklenmeyen ölçüde köhne ve küflü bir film çıktı. Nasıl desem, festival konuklarından da olan Beresford, tam anlamıyla ‘kağıttan kaplan’ salmış ortalığa.
Jarmusch’un “Kontrol Limitleri” (The Limits Of Control), aşırı biçimciliğiyle çok ama çok sıkıldığım, hiçbir şey anlamadığım, fazlasıyla uçuk ve hakkında daha fazla da olumsuz laf etmek istemediğim bir ‘fiyasko’ olarak kazındı belleğime.
Ve Nesli Çölgeçen’in “Denizden Gelen”i… Belgesel sinemada bile inanılmaz bir duygu yoğunluğu yaratabilen usta yönetmen, bu acıklı öyküde kaç kişinin kaç gönül telini titretebilmiştir, çok merak ediyorum.
Bu dört ‘baba’ yönetmenin işlerinin vaziyeti dünya sinemasının gidişatına dair çıkarsamalar yapmaya olanak verir mi bilemem ama festivalde ‘dört harika film’ izleseydik kendilerinden, her şey çok daha başka olurdu!
Festivalde nihayet seyredebildiğim “Bal”ı es geçiyorum; Hıncal Uluç’u bile secde ettirdikten sonra söylenecek fazla bir şey yok… Ne söylesem, övmek olur.
Semir Aslanyürek’in “7 Avlu”su, Frank Perry imzalı “Yüzücü”nün (The Swimmer, 1968), komşularının yüzme havuzlarını geçerek evine gitmeye çalışan hüzün verici kahramanı Ned Merrill’i çağrıştırarak, yedi avlunun kapısını çalan hüzün verici bir kadının öyküsünü anlatan gayet iyi bir filmdi bence. Aslanyürek’in film öncesi konuşmasında dediği gibi yeniden kurgulanır, bazı bölümleri biraz kısaltılırsa çok daha iyi olacağına da eminim.
Gelelim emektar Yeşilçam yönetmeni Ülkü Erakalın’ın “Çığlık Çığlığa Bir Sevda”sına… Digi-beta formatında izlediğimiz, Zeki Müren’in yaşamından bir kesiti anlatmak iddiasındaki bu film, eski kuşaktan bazı oyuncularımızın ‘sesini’ keser herhalde! Kast ettiğim, “Bize niye rol vermiyorlar, Hollywood’da 85 yaşındaki adam hâlâ başrol oynuyor, bize dönüp bakan yok. Neden faydalanmıyorlar bizden?” diyen bazı eski yıldızlar… Ediz Hun ve Selma Güneri’nin bu filmdeki performanslarını görünce, “Yakışıklılık ve güzellik yıllar tarafından alınıp götürülünce geriye hiçbir şey kalmamış!” diye düşünmeden edemedim. Gerçi filmin genç oyuncuları da yerlerde sürünüyordu ama Hun ve Güneri, bir daha kamera karşısına geçmeseler çok iyi ederler. Tabii Erakalın da kameranın arkasına…
Dediğim gibi, ‘hayal kırıklığıyla dolu bir festival’den notlar değil bunlar; yalnızca festivaldeki hayal kırıklıklarım…
Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

http://www.siyad.org/article.php?id=3787

Son Güncelleme: Çarşamba, 28 Nisan 2010 13:06
 
Her Koyun Kendi Bacağından Asılır
Yazın Bölümü - Deneme
Oğuz Emre Bal tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 19 Nisan 2010 00:47

Çok garip,bu laf bize illkokuldan beridir söylenir. Okuldan dönerken ya babanız ya da anneniz bir arkadaşlarınızla ortaklaşa yaptığınız birşeyin kötü gitmesi sonucu faturanın size kesilmesi yada aldığınız kötü bir sınav sonucu size bunu söylemiştir.

Bu laf o yıllardan size kalan nadide laflarlardan biridir.Daha o küçük yaşımızda öğretilir sisteme karşı tek, güçsüz ve çaresiz olduğumuz.Bu korku ile kimseye güvenemeden büyürüz.Bunun yanında birgün bu sistemin en üstünde olmanın hayalini kurar ve o güçlü tek,bir,erişilmez,kural koyucu olmak isteriz.Bu yüzden daha o küçük yaşımızda birbirine karşı hırsı,rekabeti, bilgi saklamayı öğreniriz.

Aşılanan bu düşünce tarzı bizim belki de sosyal bir toplum oluşturamamızın en büyük sebeplerinden biridir.Çünkü bu düşünce tarzında biribirine güven asla olamaz yada çok güç şartlar altında gelişir.Herzaman çoğul bir hareketin sonunda işlerin ters gidip faturanın size kesilmesinden daha da kötüsü arkadaşlarınız tarafından satılmaktan korkarsınız.

Aslında bu korku sistem tarafından üretilip bize aşılanan yapay bir korkudan başka birşey değildir. Yine tahmin edebileceğiniz gibi, birbirimize karşı bu güvensizliğimiz bizim işimize yaramadığı gibi bunu bizim içimize işleyen sistemin çok işine yarar. Bu sayede birbirine kenetlenemediği için tekil kalmış bireyleri kendi yıkıcı gücü altında rahatça ezebilir. Bütün kuralları istediği gibi koyup sadece en çok itaat edecek ve kendi sistemini yürtecek zeka seviyesine sahip bireyleri seçer ve diğerlerini dışlar. (Hatta bu dışlanmışları öyle bir sosyal izolasyan içine sokar ki bu izolasyondan çıkmak için hiç yapmayacağı şeyleri yapan insanlar yaratır.(Kısacası kendisine uymayacakları terbiye eder.)

Peki bu ne mi yarattı?

İstemedikleri şeylere yapmaya korkuyla zorlanmış milyonlarca insan... Kendi benliğini ilkokul sıralarında kaybetmiş milyonlarca çocuk...Hayatı boyunca mutsuz olmayı garantilemiş,başkalarınında mutlu olmasına dayamayacak sürü ile sistem koruyucuları...

Peki bunun çaresi ne?

Kaybetmeyi göze alarak birbirimize tekrardan güvenip birlik olmak. Yani daha da açacak olursak kaybetme korkusunun yerine kaybetmeyi tolere edebilmeyi koyup tekrar birbirimize güvenmek ve bizi elemelerine,ezmelerine,yok etmelerine veya cezalandırmalarına izin vermemek.

http://listen.grooveshark.com/#/s/Black+Hole+Sun/21Ve5M

Son Güncelleme: Çarşamba, 21 Nisan 2010 23:52
 
Bilim Kurguya Meze Gerek!
Yazın Bölümü - Çeşitli
Oğuz Emre Bal tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 10 Nisan 2010 01:28

Radikal Gazetesi 10 Nisan 2010 Haberi...

Geleceğin meslekleri arasında "vücut parçası imalatçısı", "iklim değiştirme uzmanı", "uzay rehberi", "hafıza artırma cerrahı", "sanal karmaşa uzmanı" gibi sıra dışı işler bulunuyor.

Doktor, öğretmen, avukat olmayı hayal eden gençlerin önüne yakın gelecekte "vücut parçası imalatçısı", "iklim değiştirme uzmanı", "uzay rehberi", "hafıza artırma cerrahı" ve "sanal karmaşa uzmanı" gibi sıradışı meslek tercihleri de gelecek.

Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) yayın organı İşveren’in son sayısında geleceğin mesleklerine ilişkin bir dosyaya yer verildi. Dosyada konunun uzmanları, yakın gelecekte ortaya çıkacak ya da cazibesi artacak mesleklere ilişkin öngörüleri değerlendirdi.

Buna göre, "bireysel portföy yöneticiliği" geleceğin mesleklerine yönelik değerlendirmelerde öne çıkıyor.

Bilgisayar başında geçirilen uzun ve sağlıksız saatlerin beraberinde getirdiği hastalıklardaki hızlı artış, tıbbi hizmetler alanındaki mesleklere ihtiyacı artıracak.

Öne çıkan mesleklerden biri de "aktüerlik". Aktüerlik, finansal riskleri değerlendirebilen, çözümler öneren, her çözümün uzun dönemdeki sonuçlarını irdeleyebilen, sigorta riskleri ile primlerini istatistik ve olasılık hesaplamaları yoluyla tespit eden ve geleceğe yönelik stratejik değerlendirmeler yapan bir iş kolu olarak tanımlanıyor.

Gelecekte cazibesi artacak meslekler arasında biyokimyager ve biyofizikçi, satış yöneticisi, salgın hastalıklar uzmanı, bilgisayar sistem analisti, temsilci ve yönetici, pazarlama yöneticisi, üretici, aktör, bilişim hukuku alanında avukat, reklam müdürü, yönetim analisti, ikinci eğitim yöneticisi, finans yöneticisi, pilot, jeolog, piyasa araştırma analisti, hisse satış temsilcisi bulunuyor.

Gelecekte ihtiyaç duyulacak sıra dışı meslekler de dikkati çekiyor. Buna göre, "insan yedek parçası üretimi" olarak da nitelendirilen "vücut parçası imalatçılığı"nın popüler mesleklerden biri haline gelmesi öngörülüyor. Bu işi seçen kişi, hücre ve gen teknolojisindeki ilerlemelerden faydalanarak hasarlı, hastalıklı ve hatta eskimiş organların yerine yenilerini üretecek.

Geleceğin gözde meslekleri arasında beynin kapasitesini artırmaya yönelik çalışacak "hafıza artırma cerrahları" ile ay ve yakın gezegenlerdeki hayatı yaşanılır kılacak "uzay mimarları" bulunuyor.

Geleceğin meslekleri arasında, Facebook ve Twitter gibi sitelerde daha "ilginç" ve "çekici" görünmeyi sağlayacak "kişisel markacı", her şeyin ters gitmesine karşılık kişileri bilgisayar bağımlılığından kurtarmakla yükümlü "sosyal ağ çalışanı" ve elektronik hayatları organize edecek "sanal karmaşa uzmanlığı" bulunuyor.

UZAY PİLOTLARI VE MİMARLARIYLA TANIŞACAĞIZ

Çok uzak olmayan bir gelecekte uzay pilotları, uzay rehberleri ve uzay mimarlarının hayatımıza girmesi öngörülüyor.

Küresel ısınmanın sonuçlarını tersine çevirebilecek iklim değiştirme uzmanları da gelecekte "iyi kazanacak" mesleklerden.

Bütün bunların yanında, hafıza genişletme operasyonları, sanal hukuk ve nano ilaç sektörünün cazibesinin artmasına kesin gözüyle bakılıyor.

Geleceğin işlerinin tümü "eğlenceli" ya da "temiz" olmayacak. Hastalıkların yayılmasını engellemekle görevli "karantina uzmanları", siber suçlulara karşı korunmayı amaçlayan "atık veri temizleyicileri" ile tanışılacak.

ROBOTİK SORUNLAR AVUKATLIĞI

Gelecekte önem kazanacak mesleklerden bazıları ve çalışma alanları şöyle olacak:

"-Taşeron-Fason Yöneticiliği: Kurumlar sabit, ücretli çalışanlar kadar, hatta daha fazla kendi uzmanlık alanlarında bağımsız hizmet sağlayıcı kişi ve/veya küçük-butik kurumlarla çalışacak. Taşeron-fason yöneticiliği, değişik yapılardaki çok sayıda taşeron-fasoncu arasındaki rekabeti yönetmek ve uyumu sağlamaktan sorumlu olacak.

-Değişim Yöneticiliği: Güncel operasyon sürerken kurumların gelecek hedeflerini oluşturmak ve bunlara ulaşmak için değiştirilmesi gereken alanları (insan, teknoloji, ürün, hizmet, süreç, paydaş, iletişim vb. tüm unsurlar) planlamak, iletişimini ve hazırlıklarını yapmak, teknolojik gereksinimlerini saptayıp, tedarik etmekle uğraşacak.

-Sanal Market İşletmeciliği: Bugünün perakende sektörü yöneticilikleri büyük ölçüde sanal market işletmeciliği ve yöneticiliği ile yer değiştirecek. Her türlü alışverişin çoğu internet üzerinden yapılacağından perakende satış noktalarının ve bu tür mekanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurgulanmış tüm diğer servis sağlayıcı kişi ve kurumlar robotik, sanal sistemlerle yer değiştirecek. Tüm bu sistemlerin yöneticiliği, yaratıcı uygulamalar geliştirilmesinden sorumlu pozisyon sanal market işletmeciliği olacak.

-Robotik Sorunlar Avukatlığı: Üretim ve hizmet alanlarında satın alınan robotların kullanımında karşılaşılan sorunların çözümünde, robotları üreten, satan, kullanan kişi ya da kurumların hak ve sorumlulukları alanında çalışan sektörel uzman avukatlar olacak.

DUYGU TASARIMCILIĞI

-Yapay Zeka Pazarlamacılığı: İnsan düşünce sisteminin elektronik cihazlara aktarılması sonucu ortaya çıkacak ürünlerin satıcılarına denilecek. Örnek bir pazarlamacı sunumu, "Bakın bu küçük aleti uyurken odanıza koyarsanız, siz uyanırken vücut ısınızın değişiminden, beyin dalgalarınızdan bunu anlayıp, ışıklarınızı açacak, sevdiğiniz müziği başlatacak, oda sıcaklığını sizin istediğiniz düzeye getirecek sistemleri çalıştıracak" şeklinde olacak.

>

-Beş Duyu Reklam Tasarımcılığı: Yapay zeka ile koku almak, dokunuş, hissetmek vb. duygular da uzaklara iletilebilecek. Beş duyuyla hissedilebilecek teknoloji ile sunulan reklam spotlarının tasarımcılığı en popüler, yaratıcılık gerektiren alanlardan olacak.

-Soru Bankası Tasarımcılığı: İnsanların kapasiteleri giderek artacağından, gelişim sağlayacak, yeni şeyler sorabilmek zorlaşacak. Yenilikleri tetikleyecek soru sorabilmek ayrı bir uzmanlık alanına dönüşecek. Sektörel, tematik soru bankaları gelişecek. Bunların tasarımcıları en arananlardan olacak.

-Elektronik Gazetecilik: Ekolojik nedenlerden ve yeni nesillerin algı sistemlerindeki evrimsel değişikliklerden dolayı kağıttan öğrenmenin yerini internet üzerinden dijital gazetecilik, mobil yayınlar alacak. Statik haberlerin, fotoğrafların yerini hareketli, sesli yayınlar alacak. Erişimleri, içerikleri, zamanlaması vb. de kişisel tercihlere göre seçilebilir nitelikte olacak.

-Duygu Tasarımcılığı: Genetik ve nano teknolojilerin gelişmesi ile yapılacak işe, yaşanılacak duruma uygun duyguların belirlenmesi ve gerekli kimyasal drog reçetelerinin, yapay zeka, sanal ortam uygulamalarının kurgulanması mümkün olacak. Bunu, ihtiyaca göre duygu tasarımcıları yapacak. Bugünün "image makerları" muhtemelen bu işleri yapıyor olacak.

GEN TERAPİSTLİĞİ

-Gen Terapistliği: "Geçmiş olsun, hayrola neyiniz var?" denildiğinde verilecek yanıtlar çok daha özel ve belirgin olacak. "Göğüs hücrelerimdeki genlerde sorun var, gen terapisi alıyorum" gibi... Bozuk genlerin tespiti ve düzeltilmesi ile ilgilenen, hatta gen haritasına göre ileride bozulacak genleri önceden tespit edip, önlem alacak programları geliştirenlere "gen terapistleri" denilecek.

-Genetik Ekonomi: Genetik teknolojiyle ilintili her şey, tıpkı bugünün dijital devrim zenginleri gibi genetik zenginleri, iş alanları oluşacak. Bu tür sınırsız ürünün satış piyasasının yönetilmesi, yepyeni bir ekonomik yapı ve boyut yaratacak. Tüm güç dengeleri genetik teknoloji ve ürünlerine sahip kişi, kurum, toplumlar lehine değişecek.

-Bilgi Madenciliği: Sınırsız bilgi üretme, yayma kapasitesi nedeniyle insanların, "neyi bilmek, neyi bilmemek gerekli, gerekli olmayanlar nasıl elenecek, asıl ve öncelikli olanlara nasıl erişeceğim?" sorularına yanıt vermeye yarayacak sistemlerle uğraşanlara "bilgi madencileri" denilecek.

-Alternatif Besin Mühendisi: Beslenme için gerekli maddelerin konsantre ve karma tabletlere, sıvılara dönüştürülmesiyle uğraşacaklar. Genetik ve nano teknolojinin tüm nimetlerinden yararlanarak insanların beslenme ihtiyacına yanıt verecek alternatifler üzerinde çalışacaklar.

-Franken Food Denetçiliği: Genetiği ile oynanmış ürünlerin sağlığa zarar vermemesi için oluşacak denetim mekanizmaları ve bunları uygulayanlara denilecek.

-Siber Teknoloji Mühendisi: İnsansı robotik sistemler, yapay zeka ve bunların entegrasyonu üzerinde çalışacak hayati mesleklerden biri olacak. -Enformasyon-Bilgi Mühendisi: Bilgi madencilerinin işlediği, derlenmiş bilgilerin uygun kişilere, uygun içeriklerde ve formatlarda iletilmesi için çalışanlara denilecek.

-Nano Yapı Mühendisi: Nano teknolojinin inşaat, yapı sektörüne kazandıracağı ürünleri maksimumda geliştiren, kullanan, bugünün inşaat mühendislerinin yerini alacak meslek olacak. Geleceğin mimar ve mühendislerine benzer işleri yapanlar sadece yaratıcılıklarını kullanacak, çünkü tüm hesap ve çizimleri, üstelik boyutlu prova verecek şekilde robotik sistemler yapacak." (aa)

 

Son Güncelleme: Cumartesi, 10 Nisan 2010 01:39
 
Optimist olmak bir sorumluluktur
Yazın Bölümü - Makale
Oğuz Emre Bal tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 13 Şubat 2010 21:37

 

 

Optimist olmak bir sorumluluktur

AYŞEGÜL SÖNMEZ (Arşivi)

 

Geçtiğimiz hafta, İTÜ Mimarlık Fakültesi Taşkışla salonu, Garanti Galeri ve Platform Garanti'nin düzenlediği, 2008 yılı boyunca sürecek
'Disiplinlerötesi' konferans dizisinin ilk konuğu olarak mimar, kuramcı, sanatçı Marcos Novak'ı ağırladı.
Kendisini 'transarchitect' (mimarötesi) olarak tanımlayan Marcos Novak, algoritmik tekniklerle tasarladığı gerçek, sanal ve melez akıllı çevreler dolayısıyla mimarlığın siberalemdeki gelişiminin öncüsü olarak kabul ediliyor. 'Transvergence', 'mimarlıkötesilik', 'modernötesilik', 'akışkan mimarlıklar', 'dolaşılabilir müzik', 'yaşanabilir sinema', 'mimari müzik', 'tersyüzlük', 'allogenesis' (başka bir türün yaratılması) gibi kabul görmüş pek çok terimin mucidi. Aynı zamanda Kaliforniya Üniversitesi Santa Barbara'da CNSI'ya (Kaliforniya Nano Sistemler Enstitüsü) bağlı olan Medya, Sanat ve Teknoloji Programı'nda profesör olarak görev yapıyor. Tim Burton'a üç boyutlu animasyon figürler tasarlayan Shane Acker gibi öğrenciler yetiştiriyor. Marcos Novak, Mayıs ayında Garanti Galeri'de bir sergi için tekrar İstanbul'a gelecek...
'Az bulunur yaratık güzelliği' diye bir deyiminiz var. 'Güzelliğin varsayılan modeli olmazsa onu varsayımdan uzak tasarlarsınız' diyorsunuz... Bu tam da sanki Kant'ın güzellik kavramının tersi bir görüş...
Aslında tersi değil... Aslında güzelliğin geçtiği süreçlerden bahsediyorum ben de... Güzellik, nesneldir. Anlam, subjektiftir. İkisi de ilişkiseldir. Temsili olan bir modeli olan bir güzelliğe ya da güzel bir nesneye baktığınız zaman ona neye göre güzel dersiniz? Kant'ın da sorduğu soru buydu...
Güzel olanın eleştirisi, görünenin ardındakine olan inançla başlar. Beynin en yüzeydeki tarafı en derin tarafıdır oysa. Tıpkı ağacın kabuğu gibi... Beyindeki en büyük farkındalık yüzeye yakın bölümdedir. Ben bir modele dayanmayan güzellikten bahsediyorum... Eğer model aldığınız bir manken yoksa, güzellik kavramını özgürleştirmiş olursunuz...
Bu anlamda bu aralar Mondrian üzerine tekrar düşünmemiz gerekiyormuş gibi geliyor. Kandinsky'yi de mesela... Ne kadar vizyonermişler... Bugün onların yüzeylerini, her şeyin mümkün olduğu bilgisayar ekranları gibi görmemiz mümkün değil mi?
Şüphesiz, benim, soyut ressamlar, nesnesiz resim yapanlarla çok ciddi bir bağım var. Mondrian ve daha dışavurumcu olmasına rağmen Kandinsky de çok ilginçtir. Ama beni en çok Malevich ve konstruktivist sanatçıların hepsi etkilemiştir. Bence bu anlamda Raymond Lulle de öyle... Ama sadece modern değil, bu tür bir sonsuz olasılıklar içeren güzellik algısını, 13., 14., 15. ve 16. yüzyılda da görüyoruz. Ama elbette bunu söylerken bir tuzak beni bekliyor ona düşmek istemiyorum.
Nedir o tuzak?
Platonik olmak elbete... Fontana'yı bilir misiniz? Bir yıkıcılık değildir onun yaptığı... Resmin, tuvalin maddeselliğini de yok etmek değildir. Tuvali yırtarak ne yapmıştır? Tuvalde gösterdiğin ne olursa olsun, ona dikey bir başka gerçeklik boyutu vardır, onu dikey kesen... Ve Fontana tuvali yırtarak bu dikeylikle baş etmeye kalkışmıştır. Dolayısıyla resmi, gerçeklik boyutuyla ilişkiye sokmuştur. İki boyutlu bir hayattayken bir üçüncü boyuttan haber vermek gibi... Fontana dolayısıyla bir derinlik durumuna işaret eder. Malevich de öyle.... Mondrian'ın resimlerine bakarsanız, nefis renkleri vardır. Harika alışveriş çantası olurlar ama aslında yüzeyle ilgili değillerdir. Onlar derinlikle ilişkili rengin yüzeyleridir. Ama burada Platonik bir derinlikten asla söz etmiyorum. Metafiziksel bir derinlikten... Hepsi metafiziği dışlarlarlar. Orada, dışarıda ne var bilemeyiz ama, orada ne olursa olsun, o fizik'e aittir, doğanındır...
Siz kendinizi bir fütürist mi yoksa ampirist olarak mı tanımlarsınız?
En garip yaratığı düşünün, bir rinozoru mesela... Doğa, rinozoru fütürist bir proje olarak yaratmamıştır. Doğa bir rinozoru, sizin deyişinizle ampirik bir proje olarak yaratmıştır. Ben gelecekle oraya sanki hiç ulaşılmayacakmış gibi ilgilenmiyorum. Eğer oraya gidilen bir yol yoksa o zaman bir gelecekten de bahsedemeyiz. O bir fantazidir...
Ama bence fütüristler tam tersine geleceğin geldiğinden emin, anı kutlamakla meşguldüler...
Eğer bana fütürist diyorsanız, ben geleceğe karşı çıkmıyorum. Gelecek, inşa edilebilir bir şeydir. Geleceği yaparız.
20. yüzyıl başı fütüristleri de buna inanmadılar mı? Onlarla yaşadıkları zamana ilişkin aynı refleksi paylaştığınızı söyleyemez misiniz?
Tabii ki söylerim... Ruhsal anlamda onların yatırımlarıyla, kendi gelecek üzerine düşündüklerimin çok ortak noktası var elbette... Ben de tıpkı onlar gibi çağdaş olandan nasıl bir gelecek çıkarırım diye bakıyorum... Bilgisayarların üretildiği silikon vadisinde bir söz vardır: geleceği tahmin etmenin en iyi yolu, geleceği var etmektir.
Bu bahsettiğiniz bana çok sorunlu geliyor. Dünyayı böyle algılamak, silikon vadisi sözleri üzerinden... Koudelka sergisinden geliyorum. Bosna, Beyrut, bütün o bombalanan şehirler... Sanki hep aynı geçmiş. Hiç gelecek olmamış gibi...
Bombalanmış bir şehirde onu bombalayanlar, geleceği yapmıştır. Birisi onu bombalayarak ona bir gelecek vermiştir. Gelecek dediğin temiz, güvenli olmak zorunda değil. Berbat bir gelecek de yapabilirsin ama sonuçta geleceği yapan sensin... Kararı verer sensin... Paul Virillo'yu iyi tanırım.. Birlikte çalıştık. Geçtiğimiz günlerde Paris'te bir kafedeydik. O, İngilizce anlıyor ama konuşmuyor, ben Fransızca anlıyorum ama konuşmuyorum. Ama nefis konuşuyoruz. Bana önce dedi ki, 'sen beni Fransızlardan daha iyi anlıyorsun, sen bir optimistsin' dedi. Ben de yanıtladım. O yanıt hala benimledir. Dedim ki; 'Lübnan'ın çöküşünü, Bosna'daki trajedeyi gözleyebilirsin, işkence, felaket, vahşet, korku, hastalık, üzüntü dünyanın dört bir yanında ama olumlu şeyleri de ifade edebilirsin. Her şeyin ne kadar kötü olduğuna tanık olsan da, etik olarak optimist olmak bir sorumluluktur.
Çünkü birileri daha iyi bir dünyayı düşlemeli... Berbat bir gelecek yapabilirsin derken gerçekten doğrudur. Ama bu harika bir geleceği mükemmel düşlemeyi de önlememeli. Dünya ne kadar kötü olursa, dünyanın daha iyi olması ihtimalini düşlemen o kadar kolaylaşır... İyi kötü o kadar birbirine yakındır ki...
Buradan o zaman Spinoza'ya geçelim. Konferansta bahsettiğiniz bu oyun ve olasılık meselesi, hayatın bir geometrisi olduğu fikriyle onu akla getiriyor... Kuramlarınızı oluştururken hangi filozoflardan neler ödünç aldınız?
Bu anlamda Spinoza çok önemli ve çok iyi algılamışsınız... Çünkü o da etik ve geometridir. Siz bir balonsunuz, ben bir balonum. Bu benim hücrem, o senin... Eğer ben benim hücremin bir kopyasını yaparsam, sen de senin hücrenin kopyasını yaparsan... Benim dünyam bence böyle bir şey, sen de içine girip ne bulduğuna bakabilirsin dersem... Buna bakarak bazı şeyleri benim bile görmediğim şeyleri görebilirsin.
Çok küçükken çizdiğim bir grafikten bahsetmeliyim. Bir insanın olması gereken şeyin grafiğiydi bu.. İnsanın neden oluştuğunu bulursam, onu dengede tutmayı beceririm diyordum. Akıl, irade, his, duyular ve imgelemden, bir daire gibi oluşuyoruz. Ve bunların hepsi, başa dönersek, güzelliği oluşturur dolayısıyla dengeyi... İmgelem bunların içinde en önemlisidir. İraden yoksa bile iradenin olduğunu düşleyebilirsin... Bu durumda akıllı olduğunu da düşünebilirsin. İmgelem çok önemli. Bu bir dairedir. Bir noktada ortada bilgeliğin olur. Yine ortalarda bir yerde güzellik olur, her şey varsa denge varsa...
Japon mimar Kisho Kurokawa'dan etkilendiniz mi peki? TransRNA kavramınız onun mimaride symbiosis kavramını hatırlatıyor. Onun da DNA formunda organik binaları var...
O eski bir adamdır. Symbiosis kavramı, metabolist akımındandır o, Japonya'dan... Ben bütün bunlarla çok ama çok erken karşılaştım. Kendi kuramımı hazırlayana kadar bir sürü bilgiyi adeta emdim. Çok uzun bir dönem sadece bilgi içiyordum bu anlamda... O zaman Kurakawa kim bilmiyordum. Ama Japon mimarisiyle genel ilgileniyordum. Bir dönem dine şans verdim. Ve hiçbir anlamı olmadı. Hiç etkilenmedim. Karşılaştırmalı din dersi aldım. Tüm dünya dinlerini öğrenerek etkilenebileceğim bir din bulurum belki diyerek... Hepsini okudum. Bir etkisi olmadı. Ama dünyaya Zen aracılığıyla bakmak bana uydu. Mesela Japonya'ya gittim. Hiç de yabancı bir yer değildi benim için... Sanki her şey tanıdıktı... O kadar güzelliğe sarmalanmış, gömülmüş bir yer ama asla güzelliğin varsayılan bir özelliği yok.
Teknolojinin orada bu kadar hızla gelişmiş olması bir tesadüf mü?
Bunun nedeni korkusuzluk. Orada hiç Frankenstein, canavar yok...
Frankenstein ya da canavar korkusu Batılı ve hristiyan bir şey mi?
Hristiyanlık, yahudilik ve islam bence kavga ediyorlar ama aslında aynı şeyi söylüyorlar. Dünyanı monistik ve ahlaki değerler üzerinden kategorize ediyorlar. Hepsinde de bir düşman fikri var... Ama Zen'de bu yok. Ben Yunan asıllı olduğum için felsefeye yatkınım. Yunan filozofisi üzerine de çok okudum. Mesela Epikür ve Demokritos... Epikür'de aynı Zen gibi ataraxia kavramı vardır. Bütün amaç korkusuz bir durumda varolmaktır. Yani ama şöyle... Ölümden de korkmuyorsun ama cesaretli olduğun için değil! Umudun da yok aynı zamanda... Korkuların tarafından yönlendirilmiyorsun, yönetilmiyorsun. Bu önemli bu Zen'de var, Epikür'de de var...
Biz kendimize Yunanzede deyip Doğu'yu bir kez daha algılamaya çabalıyoruz. Belki de Doğu ve Batı diye bir şey yok...
Size bir hikaye anlatmalıyım bunun üzerine... Amerika'da küreselleşmeyle birlikte bütün mimari okulların başına Japon ya da Çin, Asyalı bir yönetici getirildi. Ekonomik nedenlerle elbette... UCLA'deki mimarlık bölümünün başına da Hitoshi Abe, getirildi. Kendisiyle bir yemekteydim. İçiyorduk ve sohbet ediyorduk. Zen ve Ataraxia'dan bahsettim. O da bana şunu dedi: Japon mimarisinin çoğu Yunan mimarisidir. Çok şaşırmıştım. Bunu bir Yunan mimar dese, inanmam ama Japon bir mimar deyince kesinlikle doğru olduğunu düşündüm. Sonuçta fikirler, Mondrian ve Kandinsky konuştuk, daha da eskiye gidebiliriz dedik, suda sektirdiğimiz taşlar gibi... Sufizm de Zen...

kaynak: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=248792

 

Son Güncelleme: Cumartesi, 13 Şubat 2010 21:42
 
Ortaköy'ün "Kumpir Sokağı"na Ne Olacak?
Yazın Bölümü - Makale
Oğuz Emre Bal tarafından yazıldı.   
Perşembe, 11 Şubat 2010 17:58

Eylül ayının sonunda, yalnızca müdavimlerinin değil, mahalleye ve meydana biraz olsun aşina olanların da gözünden kaçmayacak bir “rötuş”a uğradı Ortaköy. İstanbulluların “haftasonu gezme”lerinin odağındaki semt, onu turistik anlamda da ilgi çekici kılan bir ögeden arındırıldı ve sokakları boyunca dizilen esnaf tezgahları kaldırıldı.

Beşiktaş Zabıta Müdürlüğü’nün müdahalesi ile kaldırılan tezgahlar, bir yandan onlarca kişinin işinden olmasına neden oldu. Olay diğer yandan da, aslında bu “incik boncuk”çuların semtin ne denli sevilen ve benimsenmiş bir parçası olduğunu hatırlattı. Çünkü zabıtanın geleceğini haber alan ve hemen öncesinden küçük ölçekli de olsa bir eylem başlatan tezgahçılara, yoldan geçen Japon bir turist bile destek vermişti.

Yaklaşık dört sene önce Emek Sineması’nın bulunduğu sokağa konuşlanmış olan gümüş tezgahlarının kaldırılması ile İstanbullu, uygun fiyata ve bol çeşitte aksesuar, bijuteri alışverişi
yapmak için soluğu Ortaköy’de alır olmuştu. Şimdilerde ise, alışık olduğumuz dar sokakları d
aha da daraltan, ama ona bir yandan da özgünlük ve keyif katan tezgahların yokluğundaki bir Ortaköy var. Bir de tezgahların geri getirileceği, yol çalışması-meydan çalışmasından sonra yeniden kurulacağı veya tezgahların işletilmesine dair uygulamaların değiştirileceğine yönelik söylentiler… Semtin akıllardaki imgelemini oluşturan parçacıklardan bir diğerinin daha ortadan kalkacağına dair söylentiler de cabası! Elbette Ortaköy kumpircilerinden söz ediyoruz.

Tüm iptidailiğine, her sene çıkan zehirlenme dedikodularına ve çoğunu rahatsız eden çığırtkan “pazarlama tekniği”ne rağmen, semtin rekreasyonel değeri ve kentsel imajı açısından oldukça büyük bir önem taşıyan kumpircilerin yerlerinden olacağı şeklindeki söylentiyi, Beşiktaş Belediyesi’ne sorduk. Uzun ve sıkıntılı bir telefon trafiğini atlatmamız gerekse de, kulaktan dolma cevaplara ve yer yer kabalaşan geçiştirmelere maruz kalsak da, en nihayetinde ulaşabildiğimiz konunun müsebbiplerinden Beşiktaş Belediyesi Plan ve Proje Müdürü Haluk Barut’tan ilgili cevapları aldık.

Ortaköy’deki kumpirciler ile ilgili yeni bir düzenlemeye gidileceğinin “doğru” olduğunu söyleyen Barut, konunun henüz Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal’ın kafasında olduğunu belirtti. Kumpir ve gözleme kiosklarının yan yana dizildiği aksın hemen arkasında kalan ve şu anda Trafik Vakfı’na ait olan otopark alanını, söz konusu düzenlemenin temel gerekçesi olarak gösteren Barut, sözlerine şöyle devam etti:

“Şu anda otopark olarak işletilen alan, Ortaköy Meydanı girişinde çirkin ve kötü bir görüntü oluşturuyor. Zaten yıllardan beri o arsadan rant elde ediliyor. Biz de ilgili arsayı alıp, kumpircileri arkaya çekmek istiyoruz. Kumpircileri sol tarafa kaydırarak meydanı genişleteceğiz. Burada da güzel, tarihi bir alan oluşturacağız. Ancak şimdilik müzakerelerimiz sürüyor. Eğer anlaşabilirsek, Trafik Vakfı’na yeni bir yer verilecek.”

Konu hakkında görüşüne başvurduğumuz diğer bir isim, Beşiktaş Belediyesi İmar ve Şehircilik Müdürü Mithat Şermet ise, planlamanın kumpircileri odağına almadığına değinerek konunun İsmail Ünal’ın politikaları arasında yıllardır yer aldığını dile getirdi. Şermet şunları paylaştı:

“Sorun, Muallim Naci Caddesi’ndeki trafiğin sıkışması. Başkan, bunu her seçim dönemi öncesinde söylüyor: ‘Otoparkı kaldırın, trafik sorununu çözeyim.’ Ancak bizim tek başımıza yapabileceğimiz bir iş değil bu. Otopark işletmesi ayrı –Trafik Vakfı’na ihale edilmiş; arazi de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait. Ve otopark da kumpirciler de bizim “meydan” olarak nitelendirdiğimiz yerdeler.”


Kumpircilerin yer aldığı aks hakkında doğrudan bir değişiklik kararından haberdar olmadıklarının altını çizen Şermet, Boğaziçi öngörünüm sınırında yer aldıkları için söz konusu işletmelerin kullandıkları parselin yarısının Beşiktaş Belediyesi’ne yarısının ise İBB’ye bağlı olduğunu da sözlerine ekledi: “Şu anda kısmi bir karar var. Örneğin sahilde bir düzenleme projesi var. Tüm bunlar ile ilgili olarak da diğer kurumlarla ortak çalışıyoruz. Her halükarda İBB ile bir koordinasyon problemi var. Yine de tüm bunlar tek başına belediyemizin insiyatifinde değil.”

Ortaköy’deki tezgahlara yapılan müdahalelerin herkes için sürpriz olmadığı bir gerçek. Yıllardır böyle bir ihtimalin varlığında, her haftasonu “ekmek teknesi”ni açan esnafın yaşadığı ise, şaşkınlıktan ziyade kırgınlık gibi gözüküyor. Ancak kumpirciler için durum tam da böyle değil… Muallim Naci Caddesi’nden ayrılarak sahile, yani Ortaköy Meydanı’na inen son sokak, nam-ı diğer “Kumpir Sokak”ın, Beşiktaş Belediyesi tarafından henüz yürürlüğe konmamış bir masterplan nezdinde boşaltılacağı ve söz konusu “giriş” mekanının büyütülerek ikinci bir meydana dönüştürüleceği yönünde çıkan haberler, kumpircilere huzursuzluk vermiş bile.

Kendilerine tahsis edilmiş kiosklarda satış yapan kumpircilerin ve gözlemecilerin yerlerinden edilmesi, Taksim’den Sıra Selviler’e uzanan kuşakta yer alan büfelerin kaldırılması ile neredeyse eşdeğer bir “kentsel kıyım” ihtimalini ortaya çıkarıyor. Sonuç olarak da, rekreasyonel bir alan olarak kentin, kullanıcısının temel ihtiyaçlarına cevap verdiği noktalarda kökten işlev değişikliğine gidilmesi, yani kullanıcının kent ile kurduğu ilişkiyi temelden zedeleyen bir girişim gündeme geliyor.

http://www.mimarizm.com/MimarinGobegi/Detay.aspx?id=1090&BultenID=24

Son Güncelleme: Perşembe, 11 Şubat 2010 18:08
 
Her suçlu bir burjuva, her burjuva bir suçludur
Yazın Bölümü - Deneme
Oğuz Emre Bal tarafından yazıldı.   
Perşembe, 11 Şubat 2010 17:53

Üç Kuruşluk Opera’daki “Önce ekmek sonra ahlak gelir” cümlesi ve Brecht’in bir karakterinin sorduğu “Banka kurmak nedir ki?” sorusu -“Banka kurmanın yanında banka soymak nedir ki?” şeklinde- İstanbul’un renkli ilan panolarında yerini aldığında, 11. İstanbul Bienali’ne dair tartışmalar fitillenmiş oldu. Kısa bir süre sonra reklam kampanyasının paralelinde çeşitli gazetelerde, dergilerde küratörlerle yapılan söyleşiler yayımlandıkça, küratörlerin Marksist söylemi karşısında şaşkınlık arttı, fakat bu şaşkınlık söylemlerinin Koç Holding sponsorluğunda somutlaşmasına karşı tepkileri de beraberinde getirdi.

Hırvat küratör kolektifi What, How & For Whom’un, Brecht’in “Her suçlu bir burjuva, her burjuva bir suçludur” saptamasının ve Rosa Luxemburg’un “Sosyalizm ya da barbarlık” ikileminin bugün, her zamankinden daha gerçek ve geçerli olduğu yolundaki tespitleri ile Koç Holding sponsorluğunda söylem geliştirmek elbette çelişkili bir durumu ifade ediyordu. Fakat küratörler, bu çelişkinin farkında olduklarını belirterek Express dergisine “2009 Bienal’i için bizi seçtiler, Pazarlanabilir olduğumuzu düşündüler. Büyük şirketler kendilerini eleştiren sanata sponsorluk yapmaktan gayet memnun. Çok tipik bir durum değil mi? Düşmanını yanına çekmek diye bir şey var. Sistem üretmeye çalıştığımız eleştiriyi zimmetine geçirmeye çalışıyor” şeklinde konuşuyorlardı.

1999’da Komünist Manifesto’nun 152. yılına adadıkları “What, How & For Whom” sergisinin ismini alan ekip, amaçlarının Brecht’in sorduğu soruların bugünkü cevaplarına bakmak olduğunu söylerken Karşı Sanat Çalışmaları’ndan Feyyaz Yaman ise “Ne oldu da 30 yıldır dünyada aforoz edilen Brecht ve bağlı olarak sosyalist marksist kültür - sanat ruh çağrılır gibi masaya davet edilmiştir?” diye soruyor ve ardından cevabını da veriyor:

“Giderek artan sosyal huzursuzluk, yoksulluk açlık ve ölüm ortamında kaçınılmaz olarak gündeme gelen antikapitalist arayışların önü kesilmek, kısacası ‘eleştiri çalmak’ yeni politik söylem ve taktik oldu.”

http://www.mimarizm.com/KentinTozu/Detay.aspx?id=1063&BultenID=24

Son Güncelleme: Perşembe, 11 Şubat 2010 17:56
 
Eklemek?
Yazın Bölümü - Deneme
Oğuz Emre Bal tarafından yazıldı.   
Perşembe, 11 Şubat 2010 17:16

eklemek,birleştirmek,kaynaklamak,yapıştırmak,add,join,insert sizce nedir eklemek? ne gelir aklınıza eklemek denilince?

 
Varış
Yazın Bölümü - Deneme
Kürsad Erson tarafından yazıldı.   
Perşembe, 11 Şubat 2010 01:53

Karanlığında raks etsem gecenin ve aydınlığında gündüzün hayallerin uçsuzluğunda kaybolsam yaksa güneş tenimi ve düşsemde boğmasa su Ay gibi parlasa göğün altın kafesinde bir nefeslik can, kelimesizlik dem vursa ve aksa sessizlik hizasında ufkun yükselirken ışık gün sabaha doymasa Sarsa beni kollarında hissiz varoluşun ahkamı ahenk ile inlese soğuk duvarın kireç kaplaması Düşe düşmek, mekandan soyutsa ve andan ırak bir damla sudan parlasa hiçlik, beyhude benlik İçimdeki ben ölmedikçe Bilmedikçe gerçeğin sınırını Ermedikçe varoluşun sırrına Dünyalar serilse ayaklarıma ve çevrelese binbir doku eşsiz tat, varamaz farkına, yaşanan mı hayat yada deliksiz rüyada bir çift kanat. Düşsem düşlerden dünyevi sezilerden, dem bulsam ve buyursa benliğin ahkamı "işte parlayan güneş buda pınarından akan soğuk su"